top of page

GÜNÜN MİDESİNDE RUHUM AÇ!


Bazen sabahları uyandığımda, sanki gün beni bir lokmada yutmuş, midesinde huzursuzca dolaşıyormuşum gibi hissediyorum. Ah, o sabahların ilk anları! Daha gözümü açar açmaz kendimi bir devin mide asitlerine karşı direnmeye çalışırken buluyorum. Karnım mı aç? Tabii ki aç! Ama ruhum, işte o gerçekten boş bir mide gibi gurulduyor. Işık yüzü görmemiş gözlerimle dünyaya bakıyorum, ama dünya da bana bakıyor: “Evet, sabah oldu, hadi bakalım, başlat şovu!” Dünya ağırlığını omuzlarıma bırakıyor ve ben, bir iki adım atmaya çalışırken, her adımda daha da derinlere batıyorum. Günün midesine doğru, ağır adımlarla... Aman ne de iştah kabartan, tadından yenmez bir yolculuk!


Gün dediğin şey, tam anlamıyla obur bir canavar. Sürekli aç, sürekli bir şeyler istiyor. “Dur, bir kahvaltı yapayım,” diyorum, “hayır, toplantıya geç!” diyor. “Biraz dinleneyim,” diyorum, “evrakları hallet,” diyor. Her sabah, bu yaratığın mideye düşen taze bir lokmasısın. "Birazcık sindirim molası yav?" diye sormaya bile vakti ve takati kalmıyor insanın. Bir de günün iştahı da bitmiyor ki! Tam bir açık büfe bu “gün” kardeşim, her an yeni bir istekle karşı karşıyasın. Adım attıkça gün beni sindiriyor. Her sabah “günün sindirim sistemine hoş geldiniz” anonsunu duyuyorum neredeyse. Bir yandan rutinler, öbür yandan o sonsuz döngü; kahvaltılar, toplantılar, “hayat ne kadar da güzel” diye virale bağlayan sosyal medya paylaşımları. Ama yok, gün beni her defasında dişlileri arasında sıkıştırıyor, ben de oradan kıvrılıp kaçmaya çalışıyorum. Yok ya kimi kandırıyorum? Ne kaçması! Bir kere girdin mi bu mideye, çıkış yok. Burası tek yön bilet birader!


Yol aldıkça ruhum da hazımsızlık yaşıyor. Bu devasa yaratığın içinde ruhum biraz şişiyor, biraz sıkışıyor, ama ben yine de kaçmanın yollarını arıyorum. Bir türlü tam hazmedilemiyorum! Gel gör ki, ne zaman tam kaybolduğumu sansam, hooop, bir ışık beliriyor. İçimde minnacık bir umut: “Belki de bu devin içinden bir çıkış yolu bulurum!” Elbette, o umut işte pes etme noktasında "azcık daha sabret, az kaldı, her kışın bir baharı var" diye insanı gaza getiren. O umuttan aldığım şevkle, kendime hediyem ruhuma doğru küçük bir kaçamak, iç dünyamın diplerinde bir keşif gezisi. Orası da pek sakin değil ama, en azından mide asidinden uzak. Tabii, bu içsel yolculuk ilk başta pek keyifli değil. Zira içime baktıkça, unuttuğum yüzler, düşünceler, “Merhaba, bizi hatırlıyor musun?” diye selam duran korkular karşıma çıkıyor. “Merhaba arkadaşlar, uzun zamandır görüşmemiştik!” diye tebessüm etmeye çalışıyorum, ama nereye kaçsam beni buluyorlar. Neyse ya, kastı bu hortlak perdeden nağmeler de. Ne yapayım ben de, bir şekilde yine geri dönüp günün temposuna barışçıl bir hazımsızlıkla kendimi kaptırmak istiyorum bu sefer de, ama bir kere iç dünyana bakmaya başladın mı, geri dönüş de pek mümkün değil. Tam bu esnada bir an geliyor, gün beni bir hamlede yutayım derken, ne hikmetse  hoooop kusuveriyor! Evet, gün beni kapı dışarı ediyor, ne de lütufkar bir geviş getiriş! Tam da o an, ben de günü geri kusuyorum. Karşılıklı bir hazımsızlık yaşanıyor. O beni sindiremedi, ben de onu sindiremedim. Karşılıklı bir hazımsızlık düellosu almış başını gidiyor.

 

Neyse bu düello süredursun, o esnada iç dünyamın oturma odasında, bir sinema perdesi açılıveriyor. Başta beni, geçmişin kıyısında köşesinde unutulup gitmiş perili köşklerde bayat çay ve  kahve ikramlarıyla misafir etme konusunda ısrarcı, biraz da zorlayıcı olan bu keşif, zamanla “aa, fena değilmiş!”e dönüşüyor. Bir yandan da, derinlerde bir yerde huzur arıyorsun ya, o da “beni bulamazsın!” diye kaçıyor. Ama sonra, hiç ummadığım bir anda, sessizlikte bir direnç buluyorum, bir sabır tohumu. Gün beni ne kadar yutarsa yutsun, içimde “alooo, ben de buradayım!” diyen bir öz buluyorum. Evet, biraz sağlam bir öz, öyle kolay kolay sindirilmeyen cinsten. Bu sessizlik bana sabrı öğretiyor. Her şeyin bu kadar hızlı geçtiği bir dünyada, arada durup bir nefes almayı öğreniyorum. Gün, evet, devasa bir yaratık olabilir, ama bizim de elimiz armut toplamıyor! Ben de ara sıra o canavarı tangoya davet ediyorum, onunla raks ediyorum, kendi ritmimi buluyorum. Bazen onun temposuna ayak uyduruyorum, bazen de bilerek o tempoyu sabote ediyorum. Biraz da gün bana ayak uydursun diye, kendimce ona bubi tuzakları kuruyorum. Atla deve değil yani, tabi ki de her defasında, o gün bozuntusu, nanosaniyede dahi ihtiva ettiği milyarlarca yılın tecrübesinden ileri gelen özgüvenle, kurduğum çömez işi tuzaklarla dalgasını geçmenin bir yolunu buluyor.

 

Nihayetinde her sabah uyandığımda, o aç gözlü şapşik dev bana bakıyor. “Yine mi sen?” diyorum ona, “evet, çünkü…”  diye yanıt veriyor, ben de “çünküsü münküsü yok!” diye çemkiriyorum; sanki İbrahim Tatlıses’in “Bir Kulunu Çok Sevdim” klibinin başlangıcındaki replikleri prova ediyoruz birbirine gıcık olan kıro aşıklar gibi. Bu atışma fon müziği kıvamında devam ederken şu da bana ara sıra dank ediveriyor: Günün midesinin dibini ne kadar kazımış olursam olayım, her zaman kendime ve hayallerime çıkan bir yol bulurum.

Recent Posts

See All

Comments


bottom of page