top of page

HEPSİNİ GETİR

4 days ago
4 min read

Otuz yaşında sigarayı bırakacağını söylemişti ve bırakmıştı da. Bunun hayatında gerçekten kayda değer bir değişikliğe vesile olup olmadığını bilmiyordu. Belki de yalnızca bir gün aklına düşmüş bir karardı. Bir nevi kendine verdiği küçük ama kesin bir söz. Onu gerçekleştirdiğinde, hayatında hiçbir şey kökten değişmese bile, sanki görünmez bir eşiği aşmış gibi hissedecekti. Sigara içmeye başladığında yirmi yaşındaydı. Varlığı kendi gözünde bile bir ağırlığa dönüşmüş gibi hissetmeye başladığı yaşlardı. Ne var ki o ince, yanan çubuğu parmaklarının arasına sıkıştırıp dumanını içine çektiğinde, sanki kendi hayatının dizginlerini de eline almış gibi hissediyordu. Aynaya baktığında karşısında artık ne yaptığını bilen, hayatın sırrını çözmüş, neredeyse kendi hayatının CEO’su kesilmiş yetişkin bir kadın duruyordu. Oysa elinde tuttuğu tek şey, ağır ağır kül olan bir yanılsamaydı. Gözlerine far sürdüğünde, dudaklarına ruj, yanaklarına biraz allık kondurduğunda bu yanılsama daha da inandırıcı hâle geliyordu. Oysa yüzüne sürdüğü her renk, doğduğundan beri taşıdığı maskeye eklenen yeni bir katmandan başka bir şey değildi.

Ve belki de yirmili yaşlarının büyük kısmında yaptığı tam olarak buydu: İçinde ne kadar kaybolursa kaybolsun, dışarıdan bakıldığında yolunu bulmuş bir kadının yüzünü taşımak. Kendi içinde bir türlü varamadığı o yetişkinliğin suretini aynada yaratmak. Çünkü insan bazen en çok, kim olduğunu bilmediği zamanlarda kim olduğundan eminmiş gibi görünmeye ihtiyaç duyuyordu.

Oysa hayat, kendinden emin bir yüzün ardına saklanarak çözülebilecek kadar basit değildi. Karmaşık bir muammaydı. Bir labirent. Her köşesinde, onu varoluşuyla sınamak için pusuda bekleyen başka bir sınav varmış gibi geliyordu. Her şeyin bir anlamı, her acının bir sebebi, her çıkmazın mutlaka çözülmesi gereken gizli bir şifresi olmalıydı.

Belki de bunların hepsi safsatadan ibaretti. Kırk beş yaşına çeyrek kala, eski hâllerine öyle çok gülüyordu ki artık. Osuruktan teyyare ciddiyetine, hayata kafa tutuşlarına, dayılanmalarına, kendini bir şey sanışına, sonra hiçbir şey sanışına… En çok da bütün bunların sonunda vardığı o tuhaf, ferahlatıcı düşünceye gülüyordu: HİÇ OLUŞUNA. Her şeyin, belki de en başından beri, hiçten ibaret oluşuna. Ne tuhaftır ki, bu düşünce artık onu korkutmuyordu. Aksine, hafifletiyordu. Her şeyin bir sonu olduğu fikri, nedense insanın yirmili yaşlarında kafasına pek dank etmiyordu. Tuhaf bir şekilde, bazı şeylerin sonsuza kadar süreceğine inanıyordu insan. Bazı insanların hep orada kalacağına, bazı duyguların hiç geçmeyeceğine, bazı acılarınsa insanın kaderine mühürlendiğine. Oysa o, kısa hikâyeleri hep sevmişti. Belki de farkında olmadan, hayat hakkında bilmesi gereken şeyi en başından beri onlardan öğreniyordu. Kısa hikâyeler okudukça hayatın tek ve uzun bir maceradan ibaret olmadığını düşünmeye başlamıştı. Bir hikâye bitebilir, ama kitap bitmeyebilirdi. Bir karakter çıkıp gidebilir, bir şehir geride kalabilir, insan bir zamanlar uğruna dünyayı yakabileceği bir şeyi yıllar sonra adını duyduğunda bile hatırlamayabilirdi. Hayat belki de tek bir büyük hikâye değildi. Birbirine değen, bazen yarım kalan, bazen insanın hiç beklemediği yerde son bulan yüzlerce kısa hikâyeden ibaretti. Belki de onu zenginleştiren şey tam olarak buydu: Her sonun ardından anlatılacak başka bir hikâyenin hâlâ mümkün olması. Kimlikler arasındaki zıtlıkların yarattığı o tuhaf kontrastları düşündü sonra. İnsan bir sabah rahibe olarak uyansa nasıl bir hayatın içine gözlerini açardı mesela? Ya da bir fahişe olarak? Aynı insan zihninin, birbirinden bu kadar uzak iki kimliğin içinde bambaşka hikâyeler yaşayabilmesi tuhaf geliyordu ona. Sonra zihni, birbiriyle çatışan benliklerin aynı bedende var olabildiği psikolojik durumlara kaydı. İnsan tek bir “ben”den mi ibaretti gerçekten? Yoksa benlik dediğimiz şey, koşullara göre durmadan kostüm değiştiren kalabalık bir oyuncu kadrosu muydu? Düşünceyi biraz daha uçurdu. Bir sabah fahişelikten emekli olmuş, SGK’lı bir rahibe olarak uyanan bir karakter geldi aklına. Bu fikir öylesine ultra saçmaydı ki kendi kendine güldü. Ama belki de tam bu yüzden hoşuna gitmişti. Çünkü insan denen şey de biraz böyle değil miydi zaten? Birbiriyle asla yan yana gelmeyeceğini düşündüğümüz kimliklerin, arzuların, utançların, inançların ve geçmişlerin aynı bedende tuhaf bir memuriyet düzeni içinde birlikte çalışması. Üstelik hepsinin sigortası aynı yerden yatıyordu. Aslında Tiyatro Kursu’na yazılmasının nedeni de buydu: Kimlik arayışı. Rolden role geçmenin yarattığı o hezeyan. Bir kimliğin içinde fazla uzun süre kalınca duyulan sıkıntı, başka bir kimliğe geçince hissedilen o kısa süreli özgürlük. Çünkü hayat, insana bu konuda pek de cömert davranmıyordu. Bir kimlik seçmen, bir role yerleşmen ve mümkünse fazla sağa sola sapmadan onunla devam etmen bekleniyordu. Kim olduğunu söylemen gerekiyordu. Ne iş yaptığını, neye inandığını, kimi sevdiğini, nasıl bir insan olduğunu… Sonra da verdiğin cevapların arkasında ömür boyu uslu uslu durman. Rol değiştirmeye kalktığında ise çoğu zaman bir bedel ödüyordun. Ama sanatçıysan iş tuhaf bir biçimde tersine dönüyordu. Bir oyuncuysan her gece başka biri olabiliyordun. Bir yazarsan aynı gün içinde bir katilin, bir rahibenin, bir fahişenin, bir soyguncunun, bir çocuğun, bir delinin zihnine girip çıkabiliyordun. Şarkı söylüyorsan kendi hayatında söylemeye cesaret edemeyeceğin şeyleri üç buçuk dakikalığına başka bir sesin içinden haykırabiliyordun. Ressamsan belki kendine bile itiraf edemediğin bir tarafını tuvale bırakabiliyordun. Üstelik bu kez bedeli sen ödemiyordun. İnsanlar sana ödüyordu. Kitabını satın almak için, oyununu seyretmek için, şarkını dinlemek, resmine bakmak, senin başka başka kimliklere bürünüşüne tanıklık etmek için. Belki de sanatın en büyük ayrıcalıklarından biri buydu. Hayatın insanda kusur, kararsızlık, hatta delilik sayabileceği o kimlik kalabalığını bünyesinde barındırabiliyordu. Bir insanın içinde birbirine hiç benzemeyen onlarca insan bulunmasına itiraz etmiyordu. Sanat sana “Birini seç,” demiyordu. “Hepsini getir,” diyordu.

Comments


bottom of page