top of page

BEDEN ÖLÜNCE Mİ DUVARLAR BOŞALIR?


Odanın duvarlarına baktı, baktı. Boştu

Hiç sevmezdi boş duvarları. Renkli olmalıydı, birbiriyle alakasız resimler, posterler, tablolar duvar süsleri… Her biri hayallerine eşlik etmeliydiler.

 

Gözünü kapattı. Odanın boşluğunu zihninin doluluğuyla doldurmak istercesine…

Vücudunun aksine zihni çok hareketliydi. Unuttuğu, unuttuğunu sandığı her şeyi anımsıyor hatta yaşıyordu adeta. Kendine oyun da bulmuştu, istemediği anıları anımsayınca gözlerini açıyor odanın boş duvarlarına bakıyordu.

 

Işığı içeriye yansıtan odada büyük, olmayan bir pencere… Yemek tepsisinin konduğu küçük bir masa, gelenlerin oturabilmesi için bir kanepe ve birkaç sandalye… Odanın kapısı hep kapalıydı. Kapıdaki buzlu camın bir karesi kırıktı. Galiba onu kontrol etmek için çıkartmışlardı.

 

Yattığı yerden gayriihtiyari hareket etmek istedi, yapamadı. Geçmişi unutamayan zihni bugünü unutturuyordu. Kaç zamandır böyle hareketsiz yatıyordu? Unutmuştu. Vücudu ona ihanet ederken zihni ona geçmişi yaşatıyordu.

 

Çevresindekiler bunun farkında değildiler. Gülümsedi veya öyle sandı. Olsun, kalbinde gülümsedim dedi. Yemeğini yedirip bakımını yapıyorlardı. Onun her olup biteni duyup anladığının farkında değillerdi galiba?  

Gözlerini kapatıp oyununa döndü. Yaşadıklarını özellikle güzel anları anımsamak iyi geliyordu ona. İyi benim için ne demekse diye sordu kendi kendine.

Büyük evler, büyük bahçeler, kalabalık aile sofraları, gelenler gidenler… Kaç yıl yaşamıştı böyle? Yılları sayamadı. Çok uzun yıllar geçmişti çocukluğunun üzerinden. Kaç yaşındaydı? Çok da önemli değildi. Neler yaşamış, mutlu olmuş, mutsuz olmuştu. Mutluluk neydi?  ya da niye mutsuz olurdu insan? O, şu an hiçbir şey hissetmiyordu mutlu muydu yoksa mutsuz mu?

 Hiç düşünmediği, sorgulamadığı şeyleri sorgular olmuştu. Çok boş vakti vardı, nasılsa ya da yoktu. Derin bir nefes almaya çalıştı. Ha bide nefes alabiliyordu. Alabildiği kadar bu küçük odada…

 

Hiç yalnız kalmamıştı uzun yıllar. Kalabalık bir ailede büyümüştü. Evlenince de uzak kalmamıştı o yaşamdan. O zamanlar aile dedin mi anneanne, babaanne, hala, amca, dayı, teyze akla gelirdi. Bir arada yaşanırdı mesafeler olmazdı aralarında. Çocuklar hala dayı amcayla büyümüştü. Varlıklıydılar çalışanları olurdu sürekli etraflarında. Onlardan aileden sayılırdı.  Sonra ne olmuştu? Birer birer gitmişti büyükler, çocuklar büyümüş, evlenmiş, çocuk sahibi olmuşlardı. Artık her biri bir yerdeydi.

Tatil günlerini bekler olmuştu eve neşe canlılık gelsin diye.

 Çocukların sesleri büyüklerin kahkahaları sofraya konulan tabak seslerine karışırdı. Öyle günlerde özlemle sarılmalar, uzaktan yaşananların anlatılması… Kısacık zamana neler neler sığmazdı ki. Gururla bakardı çocuklarına. Eşinin ona baktığını hissettiğinde iki damla yaş inerdi gözlerinden yanaklarına. Mutluydu. Mutluluk birlikte olmak demekmiş diye düşündü. Ne çok şey düşünüyordu…

 

 

Kocasını kaybedeli ne kadar olmuştu, beş yıl, on yıl anımsayamadı. Oda gidince çok yalnız kalmıştı. Gözlerini açtı, boş duvarlara baktı yeniden.

 Yüzüne vuran yumuşak esintiyle açtı gözlerini Mis gibi havaya içine çekti. Gözleriyle çiçeklerin arasında uçan kelebekleri takip etti. Kulağına çocukların neşeli sesleri ilişti. Bahçede oynuyorlardı; adını kendi kendine gülümseyerek. En güzel zamanıydı bahçenin. Yemyeşil çimenler, rengârenk çiçekler… Meyveler de olgunlaşmaya başlamıştı.

Kendi örüp pencereye astığı dantel perde yanağını okşadı, dışarıdan gelen esintiyle… Mutlulukla gülümsedi. En sevdiği şeylerden biriydi mutfak penceresinden bahçeyi izlemek. Her mevsim başka güzeldi. Cama vuran yağmur, yapraksız dalları örten kar…

Kışın çok kar yağardı buralarda. Severdi kışın beyaz soğukluğunu. Sobanın başında oturup masallar anlatırdı çocuklarına. Televizyon da yoktu o zamanlar.

 

Baharı çok severdi. Yeniden uyanan doğa, leylağın kokuları, tomurcuklanan çiçekler…

İşte yine her şey yeniden uyanmıştı. Bahçede oynayan çocukların sesleri güzel bir melodi gibiydi. “Yok,” dedi kendi kendine, “en güzel melodi buydu.” Mutfaktan salona açılan kapıya doğru döndü. Tüm çocukları masanın etrafına toplanmıştı. Neşeli sesleri salonu dolduruyordu. Gözü duvardaki resimlere, porselen tabakları aradı. O anda “Süreyya’nın resminin olduğu tabağı” gördü. Ne çok severdi onu. Tüm güzelliğine rağmen gözlerindeki hüzün yansımıştı resme. Hikâyesini bildiği için belki de öyle düşünüyordu... O zamanlar birçok evde vardı. Kraliçe Süreyya’nın güzelliğinin süslediği tabaklar.

 Oysa yoktu o küçük odada; duvarlar boştu.

Salona doğru yöneldi. Karşıdan yaklaşan kocasını gördü. Ona doğru ilerledi. Elini uzatmış, onu çağırıyordu. Yanına gidip elini tuttu. Geriye dönüp çocuklarına bakmak istedi.

 Baktı ileriye, uzun uzun…

Gördüğü ise kocaman bir boşluktu.

Comments


bottom of page